29 Kasım 2012 Perşembe

Aslında Ne Yiyoruz?

           Giriş yazımda, blog hazırlama nedenimin doğal beslenme çabamın öğrettikleri olduğunu söylemiştim. Gıda sektörü konusunda öğrendiklerim birçok ürünün tehlikeleri konusunda bilinçlenmeme katkı sağladı. Bazı şeyleri kesinlikle tüketmemek gerekiyor, bu tamam. Gıda endüstrisinin aksi çabalarına rağmen kolalı içecekler, şekerlemeler, cips, sanayi tipi yağla kullanılarak yapılan kızartmalar gibi ürünlerin zararlı olduğu genel olarak kabul ediliyor artık. Bu konuda pek bir tartışma yok. Bu kesinlikle bir ilerleme ama yeterli mi? Ya tüketmemiz gereken gıdalar, onların özelikleri hakkında bilinçlendiriliyor muyuz? Faydalı diye yediğimiz, çocuklarımıza yedirdiğimiz tereyağı, süt, meyve, sebze ve et gibi ürünler olmaları gerektiği gibi mi üretiliyor? 
 

    Doğal ve sağlıklı beslenmenin bence kilit noktalarından biri bu. Mesela çocukların gelişimi için gerekli olan süt, uzun ömürlü olarak üretilince yine de faydalı mı? Bu konuda geçen sene başlayan tartışmaları hatırlarsınız belki. Benim duyduklarımdan ve okuduklarımdan çıkardığım uzun ömürlü sütlerin, sütün faydalarını içermediği. Yani çocuklarımızın sağlığı için onlara süt içirdiğimizi düşünüyoruz ama satın aldığımız şey süt özelliğini kaybetmiş bir sıvı. 

      Süt sadece bir örnek, bir sürü başka örnek bulunabilir. Mesela peynir neden yapılmalı? Süt, maya ve tuz değil mi? O zaman neden ambalajlı peynirlerin içeriğinde başka bir sürü madde var? Bu maddelerle üretilmiş peynir, geleneksel yöntemlerle, yani süt, maya ve tuz kullanılarak üretilmiş peynirle aynı mıdır? Açıkçası ben buna olumlu yanıt veremiyorum. Aynı şey tereyağı ve kaşar için de geçerli.  Peynire, tereyağına eklenen katkı maddelerinin neler olduğunu bilmiyorum. Ama köylerde nasıl peynir ve tereyağı yapıldığını biliyorum ve onların böyle maddeleri kullanmadıklarından eminim. 

   Bu yüzden kendi otlattığı hayvanların sütünden geleneksel yöntemlerle tereyağı elde eden üreticinin ürününü markettekilerle bir tutmuyorum. Gıda üreticilerinin bizi bu tür katkıların zararsızlığına inandırma çabalarının da önemi yok benim için. Onların önceliğinin kârlarını artırmak olduğunu biliyorum çünkü.

    Bu konuda bilinçlenmeye gıda maddelerini alırken içinde ne olması gerektiğini sorgulayarak başlayabiliriz diye düşünüyorum. O zaman market rafından aldığımız ürünün içeriğine bakarak ürünün doğallığı ve sağlıklı olup olmadığı hakkında gerçekçi bir fikir yürütebiliriz. 

    Mesela mutfağımızda sık kullanılan salça, nedense ambalajlı ürünlerde hep ev tipi salça diye pazarlanıyor. Kendimiz yapmasak bile, hepimiz evde yapılan salçada ne olduğunu biliriz: Domates ve tuz. O zaman neden ev tipi salça diye satılan ürünün içinde bir sürü başka madde var? Böyle bir salça evde yapılmış olanla bir tutulabilir mi?

    Beslenmemizde önemli yeri olan tuz da aklıma gelen başka bir örnek. Tuzun zararları üzerine çok tartışma yürütülüyor ama acaba zararlı olan akışkanlığının artırılması için kimyasallar katılan işlenmiş tuz olabilir mi? Ben böyle düşündüğüm için birkaç seneden beri ambalajlı tuz almıyoruz. Çankırı’dan gelen tuzu hiç işlenmemiş haliyle tüketiyorum. Ve ölçülü kullandığım sürece bunun zararlı olacağını düşünmüyorum.

    Et, tavuk ve sebze gibi sağlığımız açısından gerekli olan diğer gıdaları alırken de aynı soruları soruyorum. Protein ve demir ihtiyacı açısından gerekli olan eti herhangi bir yerden alabilir miyiz? Ya da tavuğu? Antibiyotiklerle ve yapay yemlerle beslenmiş hayvanların eti, sütü, yumurtası bize gerçek et, süt ve yumurtanın faydasını sağlar mı? Bence sağlamadığı gibi zarar da verir. Yararlı olduğuna inanarak bir şeyi tüketirken bir sürü sağlıksız maddeye maruz kalmış oluruz.
    Bu örneklerin daha ne kadar çoğaltılabileceği düşünüldüğünde doğal ve sağlıklı beslenmenin öyle pek de kolay bir şey olmadığını söylemek mümkün. Gerçekten de öyle, gıdalarınızı bir marketin size sunduğu ürün çeşitliliğini ve rahatlığını kullanarak alabilmek varken, her birini çeşitli yerlerden almak zahmetli sayılabilir. Ama ben doğal gıdalara ulaşmak daha zahmetli diye bundan vazgeçmeyi doğru bulmuyorum. İyi beslenmek için bu zahmete girmeye değer diye düşünüyorum. “Aman canım, zaten yediğimiz her şey katkılı, hangi birinden uzak duralım?” kolaycılığı içine girmiyorum. Bireysel çabamla ne yapabilirsem, yediklerimizin ne kadarını sağlıklı ve doğal ürünler oluşturursa o kadar kâr diye düşünüyorum. 

   Doğal üretim yapan, bu işe gönül vermiş bir sürü insan var, internetin sağladığı olanaklarla doğal tarım ve hayvancılık yapan üreticilere ulaşmak artık zor değil. Sağlıklı beslenmeye önem veren insanların kurdukları internet grupları, mail listeleri var. Ekolojik tarım yapan köyler var, aracısız doğrudan ürününüzü alabiliyorsunuz. Ziraat fakültelerinin ürünlerinin satıldığı yerler var. Yani, isterseniz yapılamayacak bir şey değil iyi beslenmek. Ve alışınca zahmetli de gelmemeye başlıyor insana.
    Aslında bu konunun bir halk sağlığı politikası olarak ele alınması gerekli. İşte bu noktada biz tüketicilerin bilinçlenmesi önemli. Aslında şu anda bu konuda bilincini günden güne artıran ve talebini buna göre belirleyen azımsanmayacak bir kitle var zaten. Bu sayının artması sağlıklı ve doğal gıdaların yaygınlaşması sürecini daha da hızlandıracaktır.  

   Tüketici bilincinin bu yönde gelişmesi yetkili kuruluşları bu yönde adımlar atmaya, gıda üreticilerini de sağlıklı ve doğal gıdalar üretmeye teşvik edecek itici güç işlevi görebilir. Dikkat edin, mısır şurubunun zararları gündeme geldiğinden ve tüketiciler bu konuda bilinçlenmeye başladığından beri bazı firmalar üretimde bunları kullanmadıklarını duyuruyorlar. Talep üretimi şekillendiriyor. 

   Greenpeace Türkiye’nin kampanyası sonucu Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu’nun gıda amaçlı GDO için ithalat başvurusunu geri çekmesi başka bir örnek. Yani ciddi bir baskı oluştuğunda üreticiler geri adım atabiliyor. Sosyal medyanın da sağladığı olanaklarla biz tüketicilerin bir baskı grubuna dönüşmesi artık daha kolay. Bu gücümüzün farkına varırsak ve yediklerimiz konusunda daha sorgulayıcı olursak, bu konuda ciddi bir değişim başlatmamamız için hiçbir neden yok.