1 Aralık 2012 Cumartesi

İştahsız Çocuklar ve Çocuklarda Yemek Eğitimi




            İştahsız çocuklarla ilgili gözlemlerimi yazarken biraz tereddütlüyüm açıkçası. Çünkü bunun birçok anne-baba için hassas bir konu olduğunun farkındayım. Kendisi bu sorunu yaşamayan bir annenin, konuyla ilgili fikir belirtmesi ukalalık olarak görülebilir. Amacım, kesinlikle bu değil. Sadece bir anne olarak gözlemlerimi ve yemek eğitimi tecrübemi paylaşmak istedim.
Annelikle ilgili çok şeyi tecrübe ederek öğrendim. Oğlumu kucağıma almadan önce nasıl bir anne olacağıma dair planlarım olmadı. Bunun bir tek istisnası vardı: yemek eğitimi. 


Çünkü anne olmadan çok önce bile, peşinde tabakla dolaşılan, ağzına zorla bir şey sokulmaya çalışılan çocuk görüntüsü beni rahatsız ederdi. Belki kimsenin yemek kaprisiyle uğraşılmayan dört çocuklu bir ailede yetişmiş olmamın payı vardır bu durumda. Yani, daha anne olmadan önce çocuğuma nasıl bir yemek eğitimi vereceğime karar vermiştim: Onu zorlamayacaktım, yemek istediği miktarı kendisi belirleyecekti, yemek duygusal bir mesele olmayacaktı ben ve çocuğum arasında.  Öyle de oldu. İki çocuğumla da yemek konusunda bir sorun yaşamadım.
 Belki bunu biraz açsam iyi olacak. Çocuklarla yemek sorunu yaşamamam, önlerine konulan her şeyi, bizim belirlediğimiz miktarlarda yedikleri anlamına gelmiyor. Onlar da bütün çocuklar gibi, bazı şeyleri seviyorlar, bazı şeyleri sevmiyorlar, kesinlikle her şeyi yemiyorlar. Yemek sorunumuz yok derken kastettiğim, yemeğin evimizde duygusal bir mesele olmadığı.
Ne yazık ki, yemek meselesi ve yemek eğitimi duygusal bir soruna dönüşmüş pek çok aile var. Kendi çevrenizde olmasa bile, toplu yemek yenilen herhangi bir yerde etrafınıza şöyle bir baktığınızda görebilirsiniz bu sorunu yaşayanları. Kendisi yemez diye 7-8 yaşına gelmiş çocuklara yemek yedirenleri, biri çocuğu oyalarken diğeri yemeğini vermeye çalışan veya çocuk yemedi diye saatlerce masadan kalkmayan anne babaları görmüşsünüzdür otellerde, restoranlarda. Oğlumun okulunda kızı dördüncü sınıfa giden bir anne, yemeğini kendisi yemez diye her öğle tatilinde okula gelip, kızına yemek yedirdiğini anlatmıştı. Hem de öyle başında filan durma değil, resmen yediriyordu yemeği.
Ağzına zorla bir şey tıkıştırılmaya çalışılan bir çocuğun o çaresiz hali (bazen kollarını da tutuyorlar bunun yapabilmek için) çok üzücü. Nasıl bir ruh hali bunu yaptırabilir diye düşünüyorum. Yemek hayatta kalmamız için gerekli değil mi? O zaman sırf içgüdüsel olarak bile insanların zorlanmadan yemek yemeleri gerekmez mi? Neden bazı anne-babalar ısrarla çocuklarının hiçbir şey yemediğini ve kendileri yemek vermese asla yemeyeceklerini iddia ediyorlar? Açıkçası ben bunun doğruluğuna şüpheyle yaklaşıyorum. Orada başka bir durum var sanki. Yemek, acıkınca karın doyurulan bir eylem olmaktan çıkmış, bir tür ebeveynlik testine, bir inat sarmalına dönüşmüş gibi geliyor. Bir çocuk yemek yememek için ağlıyor ve annesi hala ona bir şeyler yedirmek için ısrar ediyorsa, ortada ters giden bir şeyler olduğunu anlamak için ille uzman olmaya gerek yok.
Çocuklarının iştahsızlığından yakınan anne babalar, gözlemlediğim kadarıyla bu meseleye kilitleniyorlar ve bu sorun hayat akışlarının merkezine yerleşiyor. Çocukla bütün ilişkileri yemek üzerinden yürüyor. Bırakın çevreden gelen bir sorun yok uyarılarını, doktorların söylediklerine bile inanmıyorlar. Çünkü onlar için çocuklarının zayıf olması, bir sorun olduğunu düşündürten yeterli bir gösterge. Bir yakınım, çocuğunun kilo problemini anlatırken “Kilosu sınırın altında.” demişti. Bir çocuğun kilosunun yaş grubuna göre sınırların dışında olması, ciddi bir sorun olabilir gerçekten. Ama bir iki devam sorusu sorunca, çocuğun kilosunun sınırın altında değil, ortalamanın altında olduğu anlaşıldı. Aslında kilosu, tıbben belirlenen alt ve üst sınırlar arasında, yani normal. Bir başka arkadaşım da iki yaşındaki kızının yeme sorununun ciddiyetini göstermek için çiğneyemediğini söylemişti. İki yaşında bir çocuk için gerçekten ciddi bir sorundu bu, tabii doğru olsaydı. Çünkü kızı eline verilen krakerleri yiyordu. Sadece sevmediği şeyleri tükürüyordu.
Çocuklarıyla ilişkilerini yemek üzerinden tanımlayan bazı annelerin kafasında bir çocuğun gün içinde neleri, ne kadar yiyeceğinin belirlendiği bir plan var sanki ve ona uymak zorunda hissediyorlar kendilerini. Çocuğun altı öğün yemesi gerek; meyvesini, etini, karbonhidratını, sebzesini, yoğurdunu, sütünü hepsini yemesi gerek. Ve bu plandan kesinlikle sapılmaması çok önemli onlar için. Tabi bir sorunu var bu tür planların: uygulanamıyorlar. Yemek işi planların dışına çıktığı zaman, annelerde çocuklarının yetersiz beslendiği gibi bir kaygı oluşuyor, bu da çocuklara bir şey yedirmek için daha fazla çabalamalarına neden oluyor. Bu aşırı çaba, çocuğu olumsuz etkiliyor ve sonunda bir kısır döngü oluşuyor. Hayatın gayet keyif verici bir parçası olan yemek, çocuğun iştahsız olarak etiketlenmesi nedeniyle hem anne baba, hem de çocuk için bir eziyete dönüşüyor.
Peki, yemek yedirmek için çocuğu zorlamayalım diye tamamen serbest mi bırakalım, ne istiyorsa onu mu yesin? Kastettiğim tabi ki bu değil. Yemek eğitimi diye bir şey var ve bu çocuk yetiştirmenin önemli bir bölümü bence. Ama çocuğa yemek eğitimi vermek, sadece ona yemek yedirmeye çalışmak değil. Bir süreç içinde ona değişik gıdaları, önce alışmasına fırsat vererek sunmak ve kendi tercihlerini yapmasına izin vermek, özellikle de doyma zamanı konusunda. Çocuklarına yemek yediren ebeveynlerle ilgili beni en şaşırtan gözlemlerden biri çocuklarına “sen doymadın daha” demeleri. Altı aylık bir bebek de olsa, insan ne zaman doyduğuna kendisi karar verebilir. Yanlış bilmiyorsam, dış müdahaleye gerek bırakmayan mide-beyin sinyal sistemlerimiz var. İnsan bünyesinin doğal akışını bozan bu tür müdahalelerin ileride obezite de dahil, çeşitli yeme bozukluklarına neden olabildiğini söylüyor uzmanlar. Ayrıca, bence önemli olan yediklerinin miktarı değil, niteliği. Çocuklarıma sağlıklı malzemelerle hazırlanmış güzel yemekler sunmayı, midelerini doldurmaktan daha çok önemsiyorum.
Emin olun, bu tür bir yemek eğitimi, çocuğa bir listede yazılanları yedirmeye çalışmaktan emek anlamında daha zahmetli ama kesinlikle bu zahmete değer. Çünkü sonucu ailece toplanılan bir masanın etrafında huzurla paylaşılan bir sofra. Stres yok, inatlaşmak yok.
Yemek eğitimi bir süreç ve çocuk da bu sürecin belirleyici bir tarafı, annesi babası tarafından önüne konulanları mideye indirmekle görevli edilgen bir unsuru değil. Öncelikle bunu kabul etmek gerekiyor bence. Yemek eğitimi sürecinde sabırlı olmak ve erken yargılardan kaçınmak lazım. Çocuklar bir gün ağızlarına sürmedikleri bir yiyeceği, bir başka gün iştahla yiyebiliyorlar. Bizler bunu duygusal bir meseleye dönüştürmediğimiz sürece, çocuk yavaş yavaş yemek paletini epey genişletebiliyor. Yeter ki inatlaşma ve zorlama olmasın. Tabi çocuk her şeyi sevecek diye bir şart da yok. Her öğün aynı şekilde aç olacak diye de bir koşul yok. Bunlar yetişkinler için de geçerli; bizler her şeyi yiyor muyuz veya canımızın bir şey yemek istemediği zamanlar olmuyor mu?