1 Mart 2013 Cuma

Bir Diyet Bağımlısının İtirafları


          Bu yazının ilhamı Maggie Fazeli Fard. Annesi İranlı olan bu Amerikalı kadının  “İyileşen Diyet Gıda Bağımlısının İtirafları” isimli yazısı 12 Şubat 2013’te Washington Post’ta yayınlandı. Yazı, gıda ve sağlık sektöründe yanlış giden birçok şeyin hayatlarımızı nasıl etkilediğini göstermesi açısından ilginç ve paylaşmaya değer.
           




          Maggie, 1996’da 13 yaşındayken sağlığını korumanın ve kilo almamanın en iyi yolunun diyet yiyeceklerle beslenmek olduğuna annesini ikna etmiş. Kilo alma tehlikesini bertaraf etmek için kalori ve yağ miktarı belirlenmiş hazır yemekleri tüketmenin en iyi çözüm olduğuna karar vermiş o yaşta. Sonraki 10 yıl boyunca diyet gıdaların sadık bir tüketicisi olarak geçirmiş hayatını.  Diyet etiketiyle satılan hemen her ürün yer almış beslenme paletinde; yağı azaltılmış donmuş yemekler, vejetaryen köfteler, içecek karışımları, tahıl barları vs. İçindekiler bölümü epey kabarık olan bu gıdalar, kalorilerinin ve yağ miktarlarının ayarlanmış olmasının yanında, mikrodalgada 1-2 dakikada servise hazır oldukları için pratiklikleriyle de gönlünü çeliyormuş tüketenlerin.
           Sıkı kalori kontrolü uygulamasına rağmen Maggie, 22,5 kilo almış bu süre içinde. Bir vermiş, bir almış demek daha doğru olur. 22,5 kilo diyet yaptığı sürenin sonunda yanına kar kalan kilo miktarı. Yani, şişmanlıkla mücadelede ön alma çabası, kilo sorununun kaynağı olmuş aslında. Sıkı diyet programlarıyla kazandığı başarılar hep kısa ömürlü olmuş.
           Maggie’nin içinden çıkamadığı bu diyet döngüsü, 2011’de bir arkadaşının “iyi yemek” tavsiyesini dikkate almasıyla kırılmış. “İyi yemek” meselesi hayatına girdiğinde günlük 1200 kalorilik bir diyeti başarıyla uyguluyormuş Maggie. Ama arkadaşının yöntemine bir şans vermek istemiş ve işlenmiş hazır gıdaları, bütün ve doğal gıdalarla değiştirmeye karar vermiş. Sonrası bir başarı hikayesi gibi; o tarihten beri kendi yemeklerini hazırlayan Maggie, lezzetli ve sağlıklı gıdalarla besleniyormuş. Sağlığı üzerinde de olumlu etkilerini görmeye başlamış bu yeni beslenme biçiminin: diyet döneminden kalan migren, uykusuzluk, demir ve D vitamini eksikliği sorunları düzelmiş. Maggie artık daha sağlıklı olduğunu düşünüyor. Üstelik kalori kontrolünü bırakmasına rağmen, kilo da almamış.
           Maggie’nin, bu tecrübeden çıkardığı en önemli ders, herkese uyan standart diyet reçetelerinin, kalori hesaplarının yanlışlığını görmesi. Beslenmesinin kontrolünü yeniden ele alan bu kadın, çözüme bu şekilde ulaşmış. “Sağlık insana, içindekiler bölümü kabarık donmuş yemeklerin olduğu plastik bir tepside gelmiyormuş.” sözleriyle bitiriyor Maggie kişisel tecrübesini paylaştığı yazısını.
           Bazı okul çalışmalarında size bir resim gösterir ve resimdeki yanlışlıkları bulmanızı isterler ya; bu yazıyı okurken öyle bir hisse kapıldım: 13 yaşında gelişme çağında bir çocuğun şişmanlık korkusu yüzünden kendini sağlıksız diyet gıdalarla beslenmeye mahkum etmesi, annesini buna ikna etmesi, bir diyet reçetesinden ötekine atlanarak geçirilen 10 yıl. Üstelik başlangıç noktasında sorun bile yok. Sadece şişmanlık korkusu yaptırmış bütün bunları. Bu korku yüzünden gencecik bir insan, bozuk olmayan bir sistemi düzeltmeye çalışmış. 

Yaklaşık 75 milyon Amerikalının diyet yaptığı ve diyet ürünlerinin ABD'de milyar dolarlık bir sektör olduğuna ilişkin veriler var. ABD nüfusunun üçte birinin fazla kilolu, üçte birinin ise obez olduğu düşünülecek olursa bunca diyetin pek işe yaramadığı söylenebilir. Ama diyet ürün pazarı genişliyor ve kazancını artırıyor, önemli olan da bu.
Kilo almama baskısı sadece Amerikalıların hayatını etkilemiyor, tüm dünyada özellikle kadınlar bu baskıyı hissediyorlar. İdeal kilolar, diyet reçeteleri havalarda uçuşuyor, hepimiz bir kalıpta olmak zorundaymışız gibi bir hava yaratılıyor. Bir güzellik algısı dayatılıyor bizlere ve bu kalıbın dışında kalmamak için çaba harcıyoruz çoğumuz. Gerçekçi olmayan reçetelerle, kendimize uygun olmayan kalıplara girmeye çalıştığımız için de hüsranla sonuçlanıyor bu çabalar. Sonuçta yaptığımız ise vücudumuzun işleyişini bozmak.
Birçok yazıda dile getirdiğim üzere doktor veya beslenme uzmanı değilim, bunu tekrar belirtmek isterim. Ama gıda endüstrisinin işleyiş biçimine kafa yoran bir tüketici olarak, bir yandan insanlara sağlıksız gıdalar sunarak onları hasta ve şişman yapan, öbür taraftan kilo sorunun çözümünün yine kendi hazırladıkları işlenmiş gıdalarda olduğu mesajını veren sistemin yanlışlarını görebildiğimi düşünüyorum. İşlenmiş, bir sürü katkı maddesiyle doğal ve besleyici içeriğinden uzaklaştırılmış gıdalarla sağlıklı beslenmenin veya sağlıklı kilo vermenin mümkün olmadığını görebiliyorum. Aslında bu bilgiye ulaşmak çok zor değil. Bilimsel yaklaşımlarını insan sağlığını merkeze alarak oluşturan doktorlar ve bilim insanları söylüyorlar bu tür şeyleri. Ben kimi dinleyeceğime dikkat ediyorum sadece. Mesela Canan Karatay, yapay şekerlerin zararlarını defalarca gündeme getirdi. Nasıl hayatımıza girdi yapay şekerler? Diyet gıdalarla. “Şekersiz” gibi yanıltıcı bir ifadeyle pazarlanan diyet ürünlerle kilo sorunundan kurtulabileceği algısı yaratıldı insanlarda. Siz çevrenizde diyet ürünler kullanarak kalıcı olarak kilo verebilmiş kimseyi gördünüz mü bilmiyorum ama ben görmedim. Şekersiz diyerek pazarlanan içeceklerin, sakızların veya başka gıdaların içindekiler bölümüne bakın. Aslında şekersiz olmadıklarını göreceksiniz, içlerinde aspartam, sakarin vs. gibi çeşitli yapay tatlandırıcılar var. Bu yapay şekerler eklenerek hem gıdanın tadı korunuyor, hem de kalorisiz olması sağlanıyor. Ama gerçek aslında hiç de öyle değil. Yapay şekerlerin diğer şekerler gibi insülin direncinin gelişmesine neden olduğunu gösteren bir sürü araştırma var, üstelik kimyasal içeriklerinden dolayı normal şekerden daha zararlılar.
Blogda daha önce paylaştığım “Şeker Hakkındaki Acı Gerçek” yazısında ABD’li doktor Robert Lustig, obezite salgınının gıda endüstrisinin yağı rafa kaldırıp, gıdalara şeker eklemesiyle başladığını söylüyor. 1970’lerde ABD’li bilim çevrelerinde kalp-damar ve şişmanlık sorunlarına, yağlı beslenmenin neden olduğu görüşü ağırlık kazanıyor. Bunun üzerine yağı azaltılmış ürünler dönemi başlıyor. Robert Lustig, gıdalardan yağ çıkarılınca tadlarının çok kötü olduğunu, bu sorunu çözmek için de şeker ekleme çözümünün bulunduğunu söylüyor. Sadece tatlı gıdalar için geçerli olduğunu düşünmeyin bu durumun, ABD’de yoğurt, ekmek vs. koyabilecekleri her türlü ürüne ekliyorlar şekeri. Sonuç ortada tabi. Bizde de durumun farklı olmadığını, kahve kremasının içinde glikoz şurubunu görünce anlamıştım. Kahve kreması tatlı bir ürün değil, neden olsun içinde glikoz şurubu? Herhalde, şeker ilave edilmediğinde tadı hiçbir şeye benzemediği için.
ABD’li süt firmalarının ABD İlaç ve Gıda İdaresi’ne yaptıkları başvuru bu durumun daha da kötüye gideceğinin işareti gibi. ABD’deki büyük süt ürünleri üreticileri 17 süt ürününde yapay şeker kullanımının etiketlenme zorunluluğunun ortadan kaldırılması için yaptı başvuruyu. Yani demek istedikleri, biz süte, yoğurda, kremaya aspartam ve sakarin gibi kimyasal katkılar koyalım ama bunu etikette belirtmek zorunda olmayalım. Endüstrinin ne kadar açgözlü ve hırslı olduğuna inanabiliyor musunuz? Yediklerimiz konusunda bilgilenme hakkımızı elimizden almak istiyorlar. ABD’nin California Eyaleti’nde geçen sene yapılan GDO’nun etikette belirtilmesi oylaması da benzer bir yaklaşımı yansıtıyordu. Basına yansıyan haberlere göre büyük gıda devleri yüz milyonlarca dolar harcayarak, GDO’lu gıdaların etikette belirtilme zorunluluğun olmaması için lobi yaptı. Ve sonuçta kazandılar. Bunları düşününce insanın aklına şu geliyor: Madem GDO’lu gıdaların veya yapay şekerlerin insan sağlığına zararı yok, neden tüketicinin bilgilenme hakkını elinden almaya çalışıyorsunuz? Para ve güç zaten büyük gıda firmalarının elinde. Tezlerini savunabilecek bilim insanı bulmakta da zorlanmıyorlar. Buna rağmen, tüketicinin yediğinin içinde ne olduğunu bilme hakkına niye saldırıyorlar? Sırf bu durum bile gıda katkılarıyla ilgili “zararlı değil” iddialarına şüpheyle yaklaşmak için yeterli bir neden gibi geliyor bana.
Bir diyet gıda bağımlısının iyileşme macerasından nerelere geldik değil mi? Ama aslında bunların hepsi büyük resmin parçası. Bir tarafta dev gıda sektörü var, öteki tarafta onların yaptıklarının etkilerini yaşamları üzerinde hisseden biz tüketiciler. Bir de gıda katkılarının zararlarına ilişkin neredeyse her gün yeni bir bilgi. O yüzden bütün gıda katkılarının zararlarının tek tek keşfedilmesini beklememeye karar verdim ben. Çünkü gıda katkılarının etkileriyle ilgili araştırmalar, sektöre muhalif bilim çevrelerince, sınırlı kaynaklarla yapılıyor çoğunlukla. Gıda sektörüne kalsa hiç yapılmazlar zaten. Üstelik bu tür araştırmalarda kesin sonuçlara ulaşmak çok zor. İnsan sağlığıyla ilgili bir risk olduğunda şüphenin esas olması doğaldır değil mi? Yani, o kimyasalları gıdalarımızın içine koyanların bizi net olarak ikna etmeleri gerekir bunların zararlı olmadığı konusunda. Ama uygulama öyle değil, bazı sorumlu bilim çevreleri dar imkanlarla bunları araştırıp güvenliğiyle ilgili soru işaretlerini açığa çıkarana kadar, gıda sektörü bolca kullanıyor bu maddeleri. Onlara izin verenler insan sağlığını düşünmüyorlar mı, zararlı olsa izin verirler mi diye sorabilirsiniz haklı olarak. O zaman da yasaklanan gıda katkılarının yasaklanmadan önce kaç yıl gıda sektörü tarafından yasal olarak kullanıldığını düşünmek lazım sanırım. MSG’yi düşünün mesela. Yasak olmamasına rağmen zararı artık yaygın olarak kabul edilen bu katkıyı kullanmadıklarını bazı firmalar şimdi gururla duyuruyorlar. Ama şimdiye kadar kullanıyordunuz değil mi?
Bu tablo karşısında benim gıdamın ve sağlımın kontrolünü elime almak için bulduğum yöntem mümkün olduğunca doğal gıdalarla beslenmek, içeriğini okumadan hiçbir ürün almamak. Tamamen doğal beslendiğimi iddia edemem ama ne yapsam kardır diye düşünüyorum. Yemek gibi bir keyfi, kimyasal katkılarla besin bile denemeyecek hale getirilmiş yiyeceklerle geçiştirmek istemiyorum. Aynı zamanda, gıda sektörünün bir uzantısı olarak gördüğüm diyet sektörü tarafından bir kalıba sokulmayı, yediklerimin miktarına, kalorisine karar verilmesine de karşıyım. İnsan bünyesi mükemmel bir mekanizma bana göre. Karışmazsanız, işleyişini bozmazsanız acıkınca sizi yönlendireceği gibi, doyunca da durdurur. Metabolizmamızın bu özelliğini anne olduktan sonra kavradım diyebilirim. Minicik bir bebek, ne zaman acıktığına, ne zaman doyduğuna kendisi karar veriyor. İhtiyacı olandan fazlasını almıyor (Çocuk beslenmesi konusundaki deneyimlerimi burada paylaşmıştım.). Bizim onu dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor sadece. Tabi metabolizmanın işleyişine güvenebilmek için doğal ve sağlıklı gıdalarla beslenmek gerekli. Çünkü katkılı, işlenmiş gıdalar metabolizmamızın doğal işleyişini de bozuyor.