22 Mart 2013 Cuma

İnsanlar Yiyeceğe Gerçekten Bağımlı Olabilir mi?



              “İnsanlar Yiyeceğe Gerçekten Bağımlı Olabilir mi?” shine.yahoo.com’da gördüğüm yazının başlığı hemen dikkatimi çekti. Daha önce de bu konuda “Yemek Bağımlılığının 5 Önemli İşareti” başlıklı yazıyı paylaşmıştım blogda. “Yemek bağımlılığı” ifadesi abartılı gelebilir bazılarımıza. Ama adına ne dersek diyelim, bazı gıdaların vücudumuzun işleyişini bozduğu, açlık-tokluk algımızı değiştirdiği artık çok sayıda bilim insanı tarafından dile getiriliyor.  







             Bazı gıdalar derken kastettiğim; işlenmiş, besleyici değerinden uzaklaştırılmış endüstriyel gıdalar tabi ki. Bu tür yazıları da bu gıdaların zararları konusunda bilgiler içerdikleri için paylaşıyorum. Çünkü reklâmlarda sevgi, mutluluk, paylaşım gibi duygularla ilişkilendirilerek pazarlanan hazır gıdaların masum olduklarına inanmıyorum. Bu gıdalar bizi beslemiyor, doyurmuyor, üstelik vücudumuzun işleyişini de bozuyor. 

              Ortalık bu tür gıdalardan geçilmiyor, her yerde elimizin altına, gözümüzün önüne yerleştiriliyor işlenmiş yiyecekler. Sonra da şişmanlık furyası başladı deniliyor. Şişmanlık insanların irade sorunu olarak tanımlanıyor. Pazarlama bombardımanlarıyla sağlıksız gıdaları her yerde gözümüze sokan endüstrinin hiç mi payı yok bu sorunda? 


               Hangi sektör olursa olsun, “endüstri pazarlar, insanlar seçimlerini yapar” görüşüne katılmıyorum. Bu görüşü kabul etmek, üreticinin sorumluluğun olmadığını kabul etmek demek. Siz çocukların en sevdiği kahramanların resimlerini basın ürünün üzerine, televizyonlarda sürekli reklâmlarını verin, marketlerde tam kasa çıkışlarına yerleştirin, sonra da tercihlerinden dolayı çocukları sorumlu tutun, öyle mi? Yani, iradeli olsun çocuklar, yemesinler sağlıksız gıdaları, şişmanlamasınlar. Ne güzel bir bakış açısı değil mi?  Böyle bir yaklaşımı kabul edilebilir buluyor musunuz?


             Ne yani, reklâmları yapılmasın mı böyle ürünlerin diyebilirsiniz. Evet, yapılmasın. Bu görüşü radikal bulanlar olabilir biliyorum ama dünyanın bazı yerlerinde özellikle çocuklara yönelik gıda reklâmlarına sınırlamalar getirilmesi, cips gibi bazı gıdaların üzerine “sağlığa zararlıdır” ibaresi konulması önerileri şimdiden tartışılıyor. İşlenmiş gıdaların zararları hakkında daha çok bilgi sahibi oldukça bu tür önlemlerin hayata geçirileceğine inanıyorum. 

         Ülkemizde de atılıyor bu yönde adımlar. Mesela okul kantinlerinde kolalı içeceklerle cips satışı yasak bir süredir. Yeterli olmasa bile sevindirici ve önemli bir adım. Cips ve kolalı içeceklerinin zararının kabul edilmesi anlamına geliyor aynı zamanda. Peki, bu gıdaların zararları kabul ediliyorsa, kantinlerde satışı yasaklanıyorsa, neden reklâmları da tartışılmasın?

    Neyse, yine uzun bir giriş yazısı oldu. Şimdi Dean Anderson tarafından hazırlanan yemek bağımlılığıyla ilgili yazıyı paylaşma zamanı.


İnsanlar Yiyeceğe Gerçekten Bağımlı Olabilir mi?
Hiç aşırı yemek yediğinizi ve buna son veremediğinizi hissettiğiniz oldu mu? Aç olmasanız bile yemeye direnemeyeceğiniz gıdalar var mı? Niyetiniz çok az bir şey yemek olsa bile, bir kez başlayınca yemeye son vermekte zorlanıyor musunuz?
Bu sorulara cevabınız evetse yalnız değilsiniz. Peki, sorun ne? Yeme bağımlısı olabilir misiniz acaba? Kısa bir süre öncesine kadar pek çok uzman bu soruya “hayır” yanıtını verirdi. Bağımlılık konusunda yaygın olan görüşe göre, uygun biyolojik özelliklere sahip insanlar uyuşturucu veya alkol bağımlısı olabilirlerdi ama yiyecek, alkol, kokain veya metamfetaminle aynı kategoride ele alınabilecek bir şey değildi. Ne de olsa insanlar brokoliye, yulaf ezmesine ya da tavuk etine bağımlı olmazlar. Bazı yiyeceklerin (özellikle rafine şekerli, yağlı ve tuzlu gıdalar) insanların bir bölümünde iştahı artırdığının ve tokluk sinyallerini bozduğunun bilinmesine rağmen, bu durumlar yine de gerçek madde bağımlılığıyla aynı türde görünmemiştir uzmanlara. 
Ancak, kısa bir süre önce elde edilen kanıtlar işin rengini değiştirmeye başladı…
Bazı araştırmalar, ailelerinde alkolizm sorunu olan insanların, ailelerinde böyle bir sorun olmayan insanlara göre daha fazla obezite riski taşıdığını ortaya koydu. Daha da önemlisi, hayvanlar üzerinde yapılan yeni çalışmalar yeme davranışının nörobiyolojisi konusundan bize çok benzeyen farelerin, bazı yiyecek türlerine karşı bağımlılık geliştirdiklerini ve insanlarda uyuşturucu bağımlılığının son evresinde görülen davranışlara benzer davranışlar sergilediklerini gösterdi.
En yeni kanıtlar ise, beyin görüntüleme teknolojisindeki gelişmeler sayesinde açığa çıktı. Bu teknoloji sayesinde insanların bazı yiyecekleri yediğinde veya aşırı yeme halinde beyinde neler olduğunu gözlemleme şansı yakalandı. Ve sonuçta, bu durumlardaki beyin faaliyetinin uyuşturucu bağımlılarında gözlenen beyin faaliyetlerine çok benzediği ortaya çıktı. Yani uyuşturucu alan bir kişiyle, duble çizburger yiyen bir yemek bağımlısının beyinlerinde aynı aktivitelerin meydana geldiği görüldü. 
Bu gelişmeler sayesinde, son dönemde “bağımlılık” kavramının tanımı epey değişti. Artık herhangi bir madde kullanımını içermeyen davranışlar da bağımlılık kapsamında ele alınıyor. Pek çok sağlık uzmanı ve araştırmacı, insanların kumar, seks, alışveriş, bilgisayar oyunları, internet gibi şeylere bağımlılık geliştirmesinin mümkün olduğunu kabul ediyor günümüzde. Bu bakış açısına göre bağımlılık davranışlarının tümündeki ortak payda, bağımlılığa nörobiyolojik yatkınlığı olan insanlarda beynin temel haz/ödül merkezindeki güçlü bir tepkiyi tetikleyen herhangi bir davranışın bu zevk tepkisiyle güçlenmesidir. Bu etkili teşvik zamanla, bireyin “normal” algısını ve kendini kontrol süreçlerini olumsuz etkileyebilir ve bu durum davranışın kontrolünü daha da güçleştirir. Aslında bağlandığımız şey, madde ya da davranış değil, bunların beynimizde neden olduğu tepkimedir. Bu bakış açısıyla, bizi rahatsız eden duygularla başa çıkmak için yemek olarak tanımlanan “duygusal yemek yeme” kavramını da yeniden düşünmemiz gerekmektedir.    
Bu bilgilere bakıp, aşırı değerlendirmeler de yapmak mümkün tabi. Aşırı yeme, duygusal yeme veya obeziteyle mücadele eden insanların hepsinin yemek bağımlısı olduğunu düşünmek gibi mesela. Ama böyle düşünmek için bir neden yok tabi ki. Aynı şekilde, “bağımlılık geni”ne sahip bir insanın otomatik olarak bir yemek bağımlısına dönüşeceğini düşünmek de doğru değil. Çünkü bu türden kontrol edilemez bir davranışın gelişmesi için uzun bir zamana yayılan pek çok faktörün bir araya gelmesi gerekiyor. Ayrıca, uzun süredir bağımlı olanların bile doğru yardımla iyileşebildiklerini de unutmamak lazım.
Bu aşamada, bu araştırmaların belki de en önemli etkisi, fast-food dükkanlarında ve marketlerin abur-cubur reyonlarında bulunan gıdaları tüketmenin yeme bağımlılığı geliştirilmesi anlamında büyük bir risk oluşturduğunun anlaşılması. “Aşırı Yemenin Sonu” isimli kitabında Dr. David Kessler, rafine şeker, yağ ve tuz yönünden zengin iştah açıcı gıdaların beyin kimyasını değiştirdiğini ve aç olmasalar bile insanların bu tür yiyecekleri daha fazla istemelerine neden olan bir iştah yarattığını söylemektedir. Eğer bağımlılığa yatkın bir bünyeniz varsa, bu tür işlenmiş gıdaların ağırlıklı olduğu bir beslenme biçimi, sizde zamanla ciddi bir yemek bağımlığı sorununun gelişmesine neden olabilir. Araştırmalar, yemesi zevk veren bu tür gıdaların fotoğraflarına bakmanın bile yeme isteğini tetiklediğini ortaya çıkarmış. Bu veri, gıda reklâmcılarının da gözünden kaçmamış tabi.
Yeni bilimsel verilerin bize söylediği bir başka şey de, aşırı yeme sorunlarını irade eksikliğine ve kişisel zayıflıklara bağlamanın doğru olmadığı gibi, sorunun çözümüne katkı da sağlamadığı. Kontrol dışı yeme sorununu yaşamamak veya bu sorundan kurtulmak için gıdaları tanımalı ve bizim için sorun yaratacak olan gıdaların farkında olmalıyız. Ve bu bilgiyle ne yediğimizi ve ne kadar yediğimizi kontrol altında tutmalıyız. Bu yolda atılacak en önemli adım ise bunu yapabileceğimize inanmak.
En azından bazılarımız için ne yediğimiz, sağlıklı bir beslenme programına sadık kalmamıza ve sağlıklı bir kilo düzeyini korumamıza önemli katkı sağlayabilir. Sorun, bu göze çok çekici gelen gıdaların içinde ne kadar kalori bulunduğu değil. Asıl sorun, bu tür gıdaların yemeyi durdurma kabiliyetimiz üzerindeki etkileri. Bunun anlamı, bağımlılık geliştirmeye yatkın kişilerin “tetikleyici gıda” olarak adlandırılabilecek bu tür gıdaların alımını azaltmak yerine, beslenmelerinden tamamen çıkarmaları gerektiğidir.
Kendimi ciddi yemek bağımlılığı sorunu olan biri olarak görmesem de, tetikleyici gıdaları bir kez yemeye başladığımda ne kadar yiyeceğimi kolaylıkla kontrol edemediğimin farkındayım. Eğer bu tetikleyici gıdalar önümdeyse, bitene kadar yeme şansım oldukça yüksek. Benim için çözüm ya bu tetikleyici gıdaları tamamen bırakmak veya bunları eve büyük miktarlarda almamak. Fast-food restoranlarından ve bu tür tetikleyici gıdaları büyük porsiyonlarla önünüze getiren yerlerden de uzak duruyorum.
Peki, siz ne düşünüyorsunuz? “Yemek bağımlılığı” düşüncesi size mantıklı geliyor mu? Yaşadığımız çevre gıda açısından insanların kendi seçimlerinden sorumlu olmalarını giderek daha zor hale mi getiriyor? Tetikleyici gıdaları tamamen hayatımızdan çıkarmalı mıyız, yoksa onları az miktarlarda tüketmeyi başarabilir miyiz?”

İşte yazı böyle. Yazıyı sonuna kadar okuma sabrını gösterdiyseniz, şişmanlığın insanların iradesizliğinden değil, yanlış beslenmeden kaynaklandığını hepimizin anlayabileceği şekilde açıklayan Robert Lustig’in şu videosunu da izlemenizi öneririm.