10 Mart 2013 Pazar

Sade Yaşam:Tüketim Çağında Zorlu Bir Çaba


     Bu yazı Blogum Dergisi Mart sayısında yayınlandı. Blogun girişinde belirttiğim gibi doğal beslenmenin yanı sıra, tüketim bilincimi geliştirmeye de çalışıyorum. Yazıda, tüketim ve sahiplenme konularına bakışımı yansıtmaya çalıştım. İnsanın tüketim bilincini geliştirmesi uzun soluklu bir çaba, bu yolda daha öğreneceklerim var. 

 

 

     "Blog yazma nedenim doğal beslenme ve tüketim bilincimi geliştirme çabamı paylaşmak ve bu konuda başkalarının deneyimlerinden yararlanmak. Doğal beslenme, bu işin somut ve nispeten kolay kısmı. Ama iş tüketim bilincini geliştirmeye gelince bugüne kadar öğretilenleri (daha doğrusu dayatılanları) sorgulamayı gerektiren zorlu bir yol çıkıyor insanın karşısına. İşin özü tüketim ahlakına sahip olmak, bu tamam. Ve benim tüketim ahlakından anladığım, insanın gerçekten ihtiyacı olan şeyi tüketmesi, tüketirken sadece kendi maddi olanaklarını değil, o nesneye gerçekten ihtiyacı olup olmadığından, gezegenin kaynaklarına kadar bir sürü şeyi dikkate alarak tüketim tercihlerini yapması. Buna tüketim bilincimi geliştirme çabamın ilk boyutu diyebilirim: yani tüketim tercihlerimi sorumlu bir şekilde yapmak. Bu arada, her şekilde sizi tüketmeye teşvik eden sistem içinde yaşamak, bu yolda ilerlemeyi epey zorlaştırıyor haliyle. Ama çocuklarında bu bakış açısını geliştirmeyi amaçlayan bir anne olarak, bunu başarmaya ve çocuklara gerçekten ihtiyaçları olan şeyleri tüketmeyi, işlevini gördüğü sürece ellerindekini kullanmayı, yenisini almamayı öğretmeye çalışıyorum. Şimdi yaşları küçük olduğu için sorun olmuyor, zaten çocuklar fazla eşyaya, oyuncağa filan da ihtiyaç duymuyorlar aslına bakarsanız.

      Bu konuya kafa yormaya başladıktan sonra, pek çok oyuncağı, onlar istemeden aldığımı fark ettim. Kıyafetler zaten öyle, küçük çocuklar istemiyorlar ayakkabı veya kıyafet. Biz alıyoruz onlara hoşumuza giden şeyleri, bir sürü kıyafetlerinin olmasının onları da mutlu edeceğine inanarak. Aslında bu daha çok kendimizi mutlu etme çabamız gibi geliyor bana. Çünkü çocukların onlarca ayakkabıya, kıyafete ihtiyacı yok. Tabi, bir süre böyle kodlandıktan sonra çocuklar da talep edebilir bunları, ama bu talebi biz şekillendirdiğimiz için. Yoksa mesela onlara bir yazlık, bir kışlık ayakkabı yeter de artar bile.

        Tüketim bilincimi geliştirme çabamın ikinci boyutu ise sahiplenme meselesi ve genel olarak nesnelerle ilişkilerimi düzenlemeye çalışmak. Aslında bu konuya eskiden beri bilinçsiz bir şekilde kafa yorduğumu anladım sonradan. Çocukluktan beri nesnelerle ilişkim pek sıkı-fıkı değildir: eşyaları fazla sahiplenmem, kullanmadıklarımı saklamam, işe yaradıkları sürece elimin altında tutarım. Bu yüzden çocukluğumdan kalma oyuncaklarım, üniversiteden ders kitaplarım, notlarım yoktur evimde. Üniversitede her sınıfın sonunda, bir alt sınıftakilere verirdim kitaplarımı. O zaman bile anlamlı gelmezdi bana artık işime yaramayacak ders kitaplarını elde tutmak. Bazılarını kızdıracak biliyorum ama romanları da tutmam elimde. Üniversite yıllarında okumaya bol vakit bulduğum dönemlerde, kitapları okuduktan sonra başka arkadaşlarıma verirdim. Şimdi istediğim kadar kitap okuyamıyorum ama okuyup bitirdiklerimi yine isteyen arkadaşlarıma veriyorum. Kıyafetlerimi her sene elden geçiririm, bir süredir giymediklerimi kıyafet toplayan yerlere götürürüm. Çocukların kıyafetleri için de geçerli bu tabi, küçülenleri ayırırım ve uygun yerlere vermeye çalışırım. Yazlık-kışlık kıyafet ayırmam, giydiğim ne varsa dolabımdadır, gözümün önünde. Aynı şekilde bir yerlerde sakladığım mutfak takımlarım da yoktur; tencere, tava, bardak, tabak hepsi gerektiği kadardır evde ve erişebileceğim yerde dururlar. Depo olarak kullandığım koliler, içinde ne olduğunu bilmediğim eşya dolu dolaplarım yoktur. Kimilerine soğuk gelebilir biliyorum ama evde kurmaya çalıştığım düzeni iki kelimeyle özetleyebilirim: sade ve işlevsel (Henüz istediğim kadar sade olmadığını da belirteyim.) Eşyanın işlevi olması önelimdir benim için, bir eşya işe yarıyorsa elimin altında olmalıdır.

    Mildred Lisette Norman’ın Ömrünü doldurduğu halde elinizde tuttuğunuz her eşya sizi esir eder ve bu materyalist çağda çoğumuz sahip olduklarımızın esiriyiz.” sözünü çok severim. Barış yolcusu lakaplı ve hayatının büyük bölümünü sadece üzerindekilerle geçirmiş bu sıra dışı kadın kadar sahiplenmeden uzak bir yaşam sürmek kolay değil elbette ve benim de böyle bir iddiam yok. Ama işe yaramadığı halde sahiplenilmeye devam edilen nesnelerin insana yük olduğuna kesinlikle katılıyorum. O yüzden eşya anlamında etrafımı sade tutmak istiyorum,  açıp her an alamadığım kutu kutu ayakkabılarım, takılarım, bir sürü makyaj malzemem olsun istemiyorum. Bütün eşyaların gözümün önünde, erişebileceğim yerlerde bulunması ve kullandığım sürece benim olması yeterli. Moda deyimle minimalist bir yaşam sürmek istiyorum kısaca. Çocukları da bu işe dahil etmeye çalıştığım için artık ilkokul çağında olan oğlumdan oynamadığı oyuncaklarını ayırmasını istiyorum, bunları ihtiyacı olanlara vereceğimizi söylüyorum.

     Sade yaşama isteğim özel günlere, hediyelere bakışımı da değiştirdi. Doğum günü, yılbaşı, evlilik yıldönümü vs. bunların kutlanmasına itirazım yok. Ama artık benim için hediye değişimi anlamına gelmiyor bu günler, yalnızca sevdiğim insanlarla birlikte bir yemeğe veya başka güzel bir an paylaşmaya vesile oldukları için kutluyorum. Bu sene bu konuda bir adım daha attım ve arkadaşlarıma yılbaşı gibi toplu hediye değişilen günlerde bunu yapmamayı, bunun yerine birlikte bir şey yapmayı önerdim. Arkadaşlarımın da teklife olumlu bakmasıyla, hediye değişimini bırakmış olduk.

    Kullanmadığım eşyayı elimin altında tutmamam, tüketim konusunda ayran gönüllü olduğum, bir şeyi kısa süre kullanıp, bırakıp, sonra yenisini aldığım şeklinde anlaşılmasın. Eşyaları mümkün olduğunca uzun süre kullanmak tüketim bilincinin önemli bir yönü bence. Çünkü tüketim bilinci dünya kaynaklarını gereksiz kullanmamakla da ilgili. O yüzden mesela yenisi çıktı diye hemen cep telefonumu değiştirmem, ömrü bitene kadar kullanırım. Zaten eşyaların işlevine dikkat etmek, tüketime de etki ediyor. Etrafımı sadeleştirdikçe, alışveriş konusunda daha titiz olmaya başladım, elim bir şeyi almaya gittiğinde onun gerekliliğini daha fazla sorgular hale geldim. Ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; hayatımdan alışveriş terapisi, içgüdüsel veya tepkisel alışveriş olarak adlandırılan davranışlar çıktı artık. Mutlu olmak için daha fazla takıya, ayakkabıyla, kreme, elbiseye ihtiyaç duymuyorum. Sahip olduklarımın hacmi altında bunalmadığım bir evde huzurla yaşamak daha önemli benim için."